'AK'IM DERKEN...

Türkiye’nin AB Bakanı, “başmüzakereci” Volkan Bozkır, dün bir TV kanalında çanak formatında takdim edilen ‘sorumsu’ya cevap verirken şunları söylüyor: 

“Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığı hiçbir şekilde sona ermeyecektir. Şehitler veriyoruz, belki daha çok vereceğiz. Ülkesi için şehit olan kardeşlerimizin kanları yerde kalmayacak.” 

Bulamaç halinde verilen bu beyanatın özüne, hele “belki daha çok şehit vereceğiz” kısmına bakıldığında, ülke yönetimine egemen kesilen “kararlı” zihniyetin esasen, zaten bıçak sırtında seyreden toplum kesimleri arasındaki bölücülüğü, kutuplaşmayı bizzat beslemeye ne kadar “kararlı” olduğu anlaşılıyor. 

Dünkü Zaman’ın haberine yansıyan verilere göre, bilanço şöyle: 

“1 Kasım sonrası terörle mücadele kapsamında şimdiye kadar 27 güvenlik görevlisi şehit oldu. 20 Temmuz-27 Ekim arasında ise 155 güvenlik görevlisi şehit olmuştu.” 

200’e yakın insan. 

Bir o kadar da aile. 

Daha çook şehit verecekmişiz. 

“Kanları yerde kalmayacak” diyor sayın bakan. 

Bu ilkel bir aşiret dilidir, bir mafya dilidir. 

Hayırhah herhangi bir yönetimin çözmek için el atmakta tereddüt etmeyeceği dev bir sosyal sorunu kan davası olarak gördüğünün, ‘çözüm’ü de kan davasını içinden çıkılmaz hale getirmekte aradığının anlatımıdır.

Başka bir yerden bakalım: 

Kavgada araya girip “yapmayın etmeyin, konuşun ve bitirin bu kan davasını, analar babalar kardeşler ağlamasın artık!” diye yıllarını veren hukukçu Tahir Elçi’nin kanı günlerce yerde kaldığı zaman sorun yok, öyle mi? 

O kan orada, o yol kenarında durabilir, sorun yok, öyle mi? 

Hadi “çanakçı” o soruyu sormuyor, hükümetin AB ile sürekli diyalog halindeki bakanı Bozkır, şehit ailelerine taziyelerini sunarken AB çevrelerinin sayıp sevdiği güvendiği Tahir Elçi başta olmak üzere kim vurduya gitmiş, aralarında hamile kadınların da olduğu vatan evladının ailelerinden neden iki kelime söz etmiyor? 

Ayıp değil mi? 

Artık iyice devlete ve hükümete yamanmış “böyük” medyanın, her köşebaşı haber kaynayan, insanlık trajedisinin yaşandığı Güneydoğu’dan, resmi bülten dışında tek bir özgün haber geç(e)mediği şu günlerde, bir kez daha muhabirlik dersi vererek Diyarbakır, Silvan, Cizre, Nusaybin’den halkın iç seslerini ve fotoğraflarını sunan Hasan Cemal’i de okumuyor besbelli. 

Altı günlük röportajlar dizisini şöyle noktalıyordu Cemal: 

“Elde silah dağa çıkanların neden dağa çıktıklarını anlamadan bu ülkeye barış gelmez... Elde silah ‘barikat’lara çıkanları anlamadan da, onların acılarına kulak vermeden de bu ülkenin kapısını barış çalmaz... Yaşanan acıları anlamadan, sadece terör-terörist-terör örgütü parantezine alarak açıklamaya çalışmak da -bugüne kadar görüldüğü gibi- barış kapısını açmaz.” 

Bir halk kesimini, temcit pilavına dönen “güvenli bölge” ve “sokağa çıkma yasağı” gibi “dahiyane” tedbirlerle topyekun cezalandıracağını ve bu sayede devlete saygı ve inancını sağlamlaştıracağını sanmak... 

Bozkır’a bir izlenim aktarayım, belki faydası olur. 

Birkaç gün önce Brüksel’de -‘Türkiye-AB Zirvesi’nin odak noktası olan- Suriyeli mülteci akınının önlenmesi konusunda bir AB ülkesinden çok sağlam kaynakları olan kıdemli bir meslektaşla konuşurken, pat diye “bak” dedi, “Bu vize muafiyeti anlaşması vaadinin bir palavra olduğunu, işlemeyeceğini, sizlere de bizlere de yalan söylendiğini buradaki yetkili yetkisiz herkes biliyor.” 

“Nasıl yani?” diye sordum. 

“Güneydoğu’da terörle mücadele adı altında şehir ve kasaba sakini Kürtlerin nasıl çapraz ateşte kaldığını ve sivil halkın ilk fırsatta kapağı buralardaki hısım-akrabanın yanına atma noktasına geldiğini haberlerden, raporlardan anlıyoruz. Türkiye’ye vize muafiyeti çıktığı anda Türkiye pasaportlu Kürtler, bir nevi ‘gönüllü tehcir’ manzarası arz edecek şekilde AB’ye akacaktır. Kimse AB’nin bu pis paradoksun farkında olmadığını sanmasın. Yani, savaşçı milliyetçiliği bırakıp barış masasına dönmekten başka çare yoktur. Yaşananlar akılsızlıktır.

ÖZGÜR DÜŞÜNCE