İLHAN GÜLER, VESAYETÇİ KADROLARLA İŞBİRLİĞİ YAPTI

Danıştay cinayetinden sonra, Alparslan Aslan’ın Muzaffer Tekin ile ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Ankara Emniyet’i, İstanbul’dan, Muzaffer Tekin ve bağlantılarını araştırmasını istedi. İstanbul, çalışma yapmadı; üstelik, Ankara’nın çalışmasını deşifre etti.

Deniliyor ki: “İstihbarat bilgisi Ahmet İlhan Güler’e eksik gönderildi. Hrant Dink’in ne pahasına olursa olsun öldürüleceği kendisine iletilmedi…” Peki İstanbul’un yükümlülükleri ya da ihmal ve kusurları, sadece Trabzon’dan gönderilen istihbari bilginin gereğini yapmamış olmakla mı sınırlı? İstanbul İstihbarat Şube, Hrant Dink’e yönelik nasıl bir tehdit durumu oluştuğunu zaten biliyordu. 2004’te Valilik makamında, Hrant Dink’in MİT görevlileri tarafından (Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğuna dair yazısı üzerine) ikaz edilmesi, MİT ve Valilikçe, Hrant Dink’e yönelik bir tehdit atmosferinin oluşmakta olduğunun fark edildiğini gösteriyor. 

İlerleyen zamanda, Hrant Dink ile ilgili gelişmeler yoğunlaşarak devam etti. Medyada aleyhinde çıkan haberler her geçen gün arttı. 301’den hakkında dava açıldı. 2004’ten cinayetin işlendiği 19 Ocak 2007’ye kadar geçen süreci hatırlayın. Misyonerlik faaliyetleri ve azınlıklar konusunda yoğun bir kara propaganda sürecinin yaşandığı bir dönem. Hakkında açılan davalar sebebiyle, Dink’in mahkemeye gittiği her seferde kitlesel protesto gösterileri ve neredeyse linçe dönüşebilecek saldırganlık... Bütün bunlardan İstanbul İstihbarat Şube’nin habersiz olduğu varsayılabilir mi? 

Azınlıklara yönelik tehdit, ciddiyet arz ederken ve Hrant Dink düzleminde tehdit apaçık ortadayken, İstanbul İstihbarat Şube, hiçbir çalışma yürütmemiştir. Bu vurdumduymazlık ‘kusur’ ya da ‘ihmal’ ile izah edilebilecek bir durum değildir. 

DERİN ÇETELERE YÖNELİK FAALİYETİ ENGELLEDİ 

İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler, kasıtlı olarak bu çalışmalara girmemiş, o günün şartlarında devlet içerisinde etkili olduğunu düşündüğü derin çetelerle ters düşecek faaliyetlerin yürütülmesini engellemiştir. Hrant Dink’e yönelik tehdidi görmezden gelmiş, benim 2005 ve 2006 yıllarında İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan tüm illere gönderdiğim “Azınlıklara yönelik saldırılara karşı istihbari çalışmalara ağırlık verilmesi” yönündeki tamimlerime rağmen, İstanbul İstihbarat Şube Müdürü olarak hiçbir çalışma başlatmamıştır. Ahmet İlhan Güler’in bu pozisyonunun, basit bir kusur değil, kasıtlı bir tercih olduğunun en önemli göstergesi, Danıştay cinayeti sonrası (Hâkim Mustafa Yücel Özbilgin’in Alparslan Aslan tarafından öldürülmesi-17 Mayıs 2006) ,Ahmet İlhan Güler’in görevden alınma girişimidir. Ahmet İlhan Güler, o dönemde görevden alınmak istenmesini, yörüngesinden saptırarak, tamamen ilgisiz bir şekilde,sözde Cemaat’in kendisinden rahatsız olduğu ve teşkilâttaki yapılanmasını tamamlamak için onu tasfiye etmeye çalıştığı şeklinde takdim etmiştir. Ne hikmetse savcı Gökalp Kökçü de, Ahmet İlhan Güler’in gerçeklerden uzak, dayanaksız ve tamamen spekülatif bu tarz savunmalarını, hakikat kabul edip, soruşturmasını birebir ona göre şekillendirmiştir. Bu haliyle Ahmet İlhan Güler, soruşturmanın savcısı durumundadır! 

DANIŞTAY CİNAYETİ KURGULANMIŞ BİR OYUNDU 

Hrant Dink cinayetinden (19 Ocak 2007) yaklaşık 1 hafta öncesine denk gelen Ahmet İlhan Güler’in görevden alınması girişiminin, onun iddia ettiği gibi Cemaat’le uzaktan yakından ilgisi yoktur. 

Danıştay cinayeti sonrası, Alparslan Aslan’ın, Muzaffer Tekin ile ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Cinayetin arkasında, o günlerde oldukça hareketlenmiş olan ve radikal söylemleri bulunan ulusalcı grupların varlığının anlaşılması üzerine, soruşturmayı yürüten Ankara Emniyeti, cinayetin arkasındaki örgütsel yapının deşifre edilebilmesi için, İstanbul’da oturan Muzaffer Tekin ve bağlantılarının araştırılmasını istedi. Başkanlık olarak, biz de bu gelişmelerin takipçisiydik. İstanbul, Muzaffer Tekin ve bağlantılarına yönelik bir çalışma yapmayı reddetti. Bununla da yetinmedi; o çevreden bazı kişilere haber göndererek Ankara’nın çalışmasını deşifre etti. Bununla da yetinmedi, Celalettin Cerrah aracılığı ile, dönemin Başbakanı’na “İstihbarat Daire Başkanlığı bizden illegal çalışma yapmamızı istiyor; bunlar hükümetle askerin arasını açmaya çabalıyorlar” diyerek, abartılı aktarımlarla İstihbarat Daire Başkanlığı’nı (Ramazan Akyürek’i) Başbakan’a şikâyet etti. Sanki o günlerde hükümetle askerin arası çok iyiymiş gibi! Soruşturmayı yürüten yer, Ankara Emniyet Müdürlüğü idi; İstanbul İstihbarat Şubesi’nin, koordinasyon görevi gereği, Ankara’daki bu cinayetin İstanbul’daki bağlantılarını araştırarak, Ankara’nın çalışmalarına yardımcı olması gerekiyordu. Bu koordinasyona yanaşmadığı gibi, medya üzerinden manipülasyon yaparak, sözde cinayetin azmettiricisi Salih Kunter’miş gibi, soruşturmanın o yönde genişletilmesine çalışıyordu. Oysa bu iddia, cinayeti organize eden derin çetelerin, “Türkiye’de irticai tehdit gelişti” söylemiyle, AKP hükümetini iktidardan düşürme hesaplarının bir parçasıydı. Çevresinde ‘hoca’ olarak tanınan 90 yaşındaki Salih Kunter’i, Alparslan Aslan’ın önceden planlı şekilde göstermelik bir iki ziyareti ön plana çıkartılarak, Danıştay cinayeti, derin çetenin planlaması-na uygun bir düzleme çekilmek isteniyordu. Halbuki Alparslan Aslan ve Cumhuriyet gazetesine el bombasını atan beraberindeki şahısların, hiçbir şekilde dindar kişilikleri yoktu. Danıştay’ın verdiği başörtüsü kararı, olay yerindeki Akit gazetesi, kurgulanmış bir oyundu. 

KAOS İSTANBUL’DAN ORGANİZE EDİLİYORDU 

Ulusalcı söylemli derin çetelerin, yeniden şiddet eylemleri ile ülkede kaos oluşturma girişimleri gittikçe boyut kazanıyor ve tehdit durumu her geçen gün daha da artıyordu. Bu tarz faaliyetlerin gözlendiği iller, dar imkânları ölçüsünde hadiseleri çözümlemeye çalışıyorsa da, ya imkânları yeterli olmuyor ya da büyük ölçüde faaliyet/örgütlenme merkezi İstanbul’da bulunduğu için, İstanbul’un koordinasyona yanaşmayışı sebebiyle, çalışmalarını operasyona dönüştürecek şekilde geliştiremiyorlardı. İstanbul’un bu konuda çalışma yapması için, Danıştay eylemi sonrasında, İstihbarat Daire Başkanlığı’nda oluşan düşünceler ışığında (ki Ramazan Akyürek bu konuları dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a arz etmiş, ondan da çalışma onayını ve talimatını almıştır), birkaç sefer İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler ile görüşüldü. Fakat Ahmet İlhan Güler, İstanbul’da bu tarz çalışmaları yapmama konusunda diretti. 

Zamanla, Türkiye’de siyasal gerilim artıyor, tehdit büyüyor, kaos gittikçe gelişiyordu. O günün şartlarında bu çalışmalar büyük bir hassasiyet gerektiriyordu. Deşifre olması halinde daha da büyük sıkıntılara yol açabilirdi.

İSTANBUL VESAYETÇİ KADROLARIN SAFINA GEÇTİ 

İstihbarat hizmetleri “İstihbarat Daire Başkanlığı ve Taşra Üniteleri Çalışma Yönetmeliği” ile düzenlenmiştir. İllerdeki istihbarat şubeleri, görev yönünden Ankara’ya (İstihbarat Daire Başkanlığı’na) bağlıydı ve tayin işleri de Başkanlıkça, merkezden yapılıyordu. Fakat Ahmet İlhan Güler, Başkanlığın emirlerine riayet etmiyor, Celalettin Cerrah’a bağlı olarak ilde kendi başına geliştirdiği ilişkiler düzlemindeki hassasiyetleri (derin çetelerle ters düşmeme amacıyla) dayatıyor, görev ve sorumluluklarını yerine getirmiyordu. 

O günün şartlarında adeta bir yol ayrımına gelinmişti. Ya geçmişte, darbe öncesi dönemlerde yaşandığı üzere, derin çetelerce organize edilen provokatif eylemlere, kanlı senaryolara göz yumacak, böylelikle vesayetçi zihniyetin siyaseti yeniden tahakkümü altına almasına seyirci kalacaktık ya da ne olursa olsun yasalardan aldığımız güçle, hukuka dayanacak, seçimle işbaşına gelmiş meşru siyasal iktidarın, bu tarz kanlı provokasyonlarla alaşağı edilmesi girişimlerine engel olmaya çalışacaktık. 

Aslında bütün mesele bundan ibaretti ve çok basitti! Ramazan Akyürek ve İstihbarat Daire Başkanlığı, sivil otoriteden yana tavır aldı. İstanbul ise, o günlerde daha baskın güç oldu-ğuna inandığı vesayetçi kadroların safına geçti. Zaten Ahmet İlhan Güler’in İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü’nden alınmasından ve benim bu göreve atanmamdan sonra yaşanan gelişmeler, anlattıklarımı birebir doğrular niteliktedir. 

Özetlemek gerekirse, Ahmet İlhan Güler, Danıştay cinayetinin aydınlanması hususunda gerekli katkıyı sağlamadığı için, Dink cinayetinden önce görevden alınacaktı. Bu sebepten dolayı, Ankara’ya davet edilmiş ve bu husus kendisine tebliğ edilmişti. 
Vakit gazetesinin 14 Şubat 2006 tarihli nüshası Danıştay suikastçısı Alparslan Aslan’ın üzerinden çıkmıştı. Buradan hareketle, cinayet, dindar çevrelere yüklenmek istendi. Nitekim o tarihte gazeteler, meseleyi türbana ve laiklik aleyhtarı davranışlara bağlamışlardı. O günkü gazete manşetlerinde, Danıştay saldırısının bu kurumun aldığı türban kararı dolayısıyla gerçekleştiği havası hâkimdi: 

Milliyet: “Laikliğe kurşun” 

Hürriyet: “Kaşıya kaşıya – Türban, her fırsatta toplumun gündemine sokuldu. Danıştay, türbanla ilgili aldığı bir karardan sonra hedef gösterildi. Ve Türkiye’yi sarsan alçakça saldırıya davetiye çıkarıldı.” 

Sabah: “Hedef manşetten kurşun avukattan” 

Radikal: “Türban kararı veren Danıştay’a silahlı baskın.” 

Cumhuriyet: “Bu kez de aynı el” “Vakit hedef göstermişti” 

*** 

Danıştay saldırısında, önce yaralanan, sonra hayatını kaybeden üye Mustafa Özbilgin’in cenazesi Kocatepe Camii’nden kaldırılmıştı. Cenazeye katılan AK Partili yetkililer protesto edildi; yuhalandı; aşağılandı. 

Saldırının üzerinden bir hafta geçince, Muzaffer Tekin ismi ortaya çıktı. Gazeteler manşet değiştirdi. 

Radikal: “Danıştay’a saldırıda ibre Susurluk’a döndü” 

Sabah: “Susurluk izi” 

Vatan: “Kod adı: Sarı Kız” 

Zaman: “Saldırı Gladyo tipi bir yapılanmaya işaret ediyor. 

YARIN: İSTANBUL İSTIHBARAT’A ATANMAM CEMAAT KOMPLOSU DEĞİL. ULUSALCI DERİN YAPILARIN ÜZERİNE GİTTİĞİM İÇİN BENİ, DÖNEMİN İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU ATADI.

ÖZGÜR DÜŞÜNCE