‘Cahillerin sohbeti akla ziyandır ziyan!'

İnsanların kendi kendilerini pervasızca ihbar ettikleri “garîb” bir dönemin içindeyiz.

Kendi cürümlerini ilan, zulümlerini âleme teşhir ettikleri, ahlakî zafiyetlerini terbiye değil güce tahvil ettikleri “acâib” bir zaman… Şecaat arz edenlerin sirkat öykülerini dinliyoruz biteviye. Seyircilerin alkış seslerini duyuyoruz. En çok da kalplerini söküp atanların yerine ne koyduklarını merak ediyoruz. Utanıyorum evet… İnsan sıfatı taşıyanların zilletini görmek zoruma gidiyor. Anlamakta da anlamlandırmakta da güçlük çekiyorum. Sadece utanıyorum.  Birileri ayıplarını aşikâr ettikçe utancın peçesini indirmek bize kalıyor. Bu kadar çok ayıbı, hicapsız seyredenleri görünce kaçıp saklanmak istiyor, hayret duygumu yitirmekten korkuyorum. Muhyiddin  İbn Arabi, hayâ ve hayat kelimeleri arasında bir yakınlık kurar. Bu yakınlık, utanç duygusunu yitirenlerin kalplerinin de öldüğüne dair bir işarettir. Hazret, “kelime”nin Arapça “yara izi” anlamına geldiğini de söyler. Ağzımızdan çıkan kelimeler, muhatabımızda iz bırakır, yara açar. Zehri, ağırlığı, tesiri vardır. Kelam mesnetsiz sarf edilmez, mesuliyeti, vebali ağırdır.  

Allah'ın kendilerini gördüğünü bilmezler mi?

Neden, diye soruyorum. Neden? Neden yalan söylemekten, iftira atmaktan, göz göre göre bâtılı hak göstermekten utanmıyorlar? Açtıkları yaralardan zevk mi alıyorlar?  “O, Allah'ın kendisini gördüğünü bilmez mi?” (Alak, 14) ayetini hiç mi işitmemişler?  Yoksa Allah'tan da mı utanmıyorlar? “Hayâ susturur.” der, Zünnûn-i Mısrî Hazretleri. Bir masumun canına kıyılması karşısında bile elleri yanlarına düşmüyor, susmuyorlar.  Kelimelerinden gevezeleşmiş akıllarının şehveti saçılanlar, Efendimiz'in mübarek beyanlarında buyurduğu “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap.” (Buhari, Edep78) hükmüne mi tabiler?

Her zamanki gibi imdadıma bir Allah dostu yetişiyor. Hz. Gazzâlî bana dönüp diyor ki: "İnsanların pek çoğu ilimden yoksun oldukları için günahkâr ve zalim olurlar."

“Cehaletle hak bulunmaz”

İlimden yoksun olmayı zulme eşdeğer gören bir bakış açısı bu. Kendini insan üzerinden doğrulayan, onaylayan bir tespit. Pek çok şeyi açıklamama yardımcı oluyor.  Hazret, insanı helake sürükleyen on vasıf sayıyor:

Cahillik, kibir, ucub, riya, haset, kıskançlık, çok yemek ve çok konuşmayı istemek, mal sevgisi ve makam sevgisi.

“Ama diyorum, bu ortada görünen, sizin helak sebebi saydığınız illetlerle malul, hicapsız ve susmamacasına konuşanlar var ya, cehaletlerinin farkında değiller ve bildiklerini sanarak konuşuyorlar.”

Hacı Bektaş-ı Velî Hazretleri sohbetimize iştirak ediyor. “Âdem suretinde olan herkes âdem değildir. Âdem'in âdemliği akıl, hayâ ve ilim iledir.” diyor.  

Kendi şahitliklerim Hacı Bektaş Veli Hazretleri'ni doğruluyor. Dünyaya talip şöhretperestleri seyrettim yıllar yılı. En basit, ama en önemli itikadi bilgilere bir müptedi (yeni başlayan, beginner) düzeyinde bile vukûfiyeti olmayan kanaat önderleri gördüm. Hakikat'i kendi bildiklerine inhisar edenleri. Bilgisiyle insanları ezmeye, cahilliklerini saldırganlıkla gizlemeye çalışanları. Kendi yanlışlarını kabul edemedikleri için ayet ve hadislerin açık beyanlarını reddedenleri, tevil edenleri. Yalan yanlış bildikleriyle batıla sürüklenenleri. Dövüşüp dövüşüp menfaatte kucaklaşanları. Erişemeyecekleri kametlere hasetle laf atanları, kafayı takanları. Temelsiz bina çatanları, çatısız eve eşya düzenleri. Daha dün mektebe gitmişken bugün “üstad oldum” diyenleri. Rüya ile amel edenleri, hüküm kesenleri. Aklından ve kalbinden daha büyük dil taşıyanları. Akıl ve kalbini nefsine yem edenleri. Bilmeyi olmak zannedenleri. Eşya ve hadiseleri egoları üzerinden miyop nazarlarla seyredenleri... Daha kimleri. Kimleri…

Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş...

“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır/ Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş,” diyor bir diğer Hak dostu Niyâzî-i Mısrî, tüm şahitliklerimi tek bir hakikate bağlayarak. Mübalağa etmediğini düşünüyorum esefle… Neden âlimlerin peygamber vârisleri olduklarını daha iyi anlıyorum. Değil mi ki, icmali ilme iman, tafsili ilme marifet diyoruz. Marifet gibi bir derdi olmayanlara ne diyebiliriz? Güneşi inkâr edip kendi akıllarının feneri ile hakikate yol bulacaklarını sananlara? Cevahir kadrini bilmeyenlere? Ummana dalmayanlara?

Peki, diyorum, cahil oldukları için ya da kâmil bir mürşid bulamadıkları için mazur görülemez mi bu insanlar?

İtiraz İmam Şâfî Hazretleri'nden geliyor.

“Hayır, diyor. Cahil, cehaletinden dolayı mazur olsaydı, cehalet ilimden hayırlı olurdu.”  Öyle ya, bilmenin insana yüklediği mesuliyetten kaçmak için herkes bilmemeyi tercih ederdi. (Bugün izah edemeyecekleri zulümleri görmemeyi, işitmemeyi ve bilmemeyi tercih edenler gibi.) Semanın, arzın ve dağların “emanet”i yüklenmekten korkup çekindikleri gibi kimse biliyor olmanın sorumluluğunu üstlenmezdi.  Oysa mahlukat içinde ilimle terakki eden tek varlık insan. Onun için ilim hal'den önce geliyor. İlim olmadan edep olmuyor. Marifet üretmeyen akla akl-ı selîm denmiyor. Amele dönüşmeyen ilim nifak üretiyor, küfran vesilesi oluyor. Mürşid-i kâmile uğramayanın yolu sarpa sarıyor.

“Ah! Ya yanılanlar, maruz kalanlar?” diyorum. Ya onca cehaletten ilim devşirmeye çalışanlar? Gafilleri rehber edinenler?  Kötü kişilerle arkadaşlık ettikleri için dillerinin ayarı bozulanlar? Ağızları çok laf yapan “hâl fakirleri”ne aldananlar? Ya onlar?

Derviş Yûnus söze girip son noktayı koyuyor.

“Cahillerin sohbeti akla ziyandır, ziyan!” 

ZAMAN