Vatanın, kaynakların ve iktidarın temellükü

Önceki yazıda mutlak iktidarın kelami/felsefi meşruiyet zemini olan hak ve hakikat üzerindeki temellükü ele almıştık.

 

İkinci temellük türü yönetim alanları üzerinde kurulur ve yönetimin yetki sahasındaki bürokratik bütün mekanizmalar mülk üzerine el koyanın arzu ve öngörüleri istikametinde yürütülür. Her siyasi ve sosyal grubun bir başı (emir) olur; meşru çerçevede kaldığı müddetçe yöneticiye itaat edilir. İtaati hak etmenin şartı yöneticinin Hukuk'a riayettir, bu Hukuk yöneticinin direktifiyle yaptırdığı kanunlar değil, onun üstündeki Hukuk'tur. Mutlak emir Allah'ındır. O kainatı “Kün (Ol)!” emriyle yaratmış, Adem'e bir emir olan ruh üflemiş, emir ve nehylerden müteşekkil Şeriat indirmiştir. Şu halde hiçbir emirin, imam, halife, sultan, kral, melik, padişah, şah, başkan, cumhurbaşkanının emirleri mutlak değildir.

      Bununla bağlantılı olarak “Hüküm de O'nundur.” Nihai hükmü O vaz'eder; hem Ahkamü'l hakimindir, hem her hükmünde hikmet bulunmaktadır. Şu halde bir arada yaşamayı, sosyal barışı, adil paylaşımı ve herkese kendi varoluşsal amacına hizmet edecek şekilde sosyo-politik düzen kurmayı sağlayacak olan ana hükümleri ancak Hukuk'ta bulabiliriz. Gündelik ve zaman içinde değişen pratik ihtiyaçların karşılanması amacıyla yasa yapılır. Şu var ki liderin, kanun koyucu veya meclisin yasaları mutlak değildir, sıradan işçiden devlet başkanına kadar herkesin üstünde olan Hukuk'a aykırı olamazlar.

      İslam bakış açısından varlık alemini Allah yaratmıştır; göklerde ve yerde mülk O'nundur. Bizim tabii ve ekonomik kaynaklar üzerindeki tasarrufumuz temellük değil, intifa hakkının emaneten kullanımından ibarettir. Bir zümrenin kaynakların önemli bölümünü eline geçirip, geniş kitlelere ve zayıf sınıflara az bir şey bırakması gökleri ve yeri ayakta tutan adalete aykırıdır. Mutlak eşitliğin zenginlik sebebi olan farklılıkları tümüyle ortadan kaldırmayı hedeflemesi dolayısıyla sosyal gruplar arasında farklılıklar olabilir ama uçurumlarla ifade edilen gelir adaletsizliği olamaz. Buna mukabil sosyo-ekonomik farklılık, Hukuk ve yasa önündeki eşitliğin tesis edilmesinin sebebi ve gerekçesi olamaz. Sosyo-ekonomik farklılık hukuki eşitliği ortadan kaldırır da imtiyazlara gerekçe olursa sınıflaşma ortaya çıkar. Hiç kimse kendini, cürümlerini Hukuk'tan kaçırmaya matuf kanunlar yapamaz, yapacak olsa Hukuk'a karşı suç işlemiş olur. Bir toplumun çöküşünü hazırlayan musibet, suçu ve suçluyu, liyakatsiz ve ehliyetsizi, muhteris ve zorbayı koruyan kanunların Hukuk'u geçersiz kılacak kuvvette iş ve işlev görmesidir.

      Bunların dışında mutlak iktidar peşinde koşanlar kamunun faydasını ve toplumun genel çıkarını da temellük etmeye kalkışırlar. Bu meyanda vatan, millet ve bayrağa sadakati ve sevgiyi de temellük ederler. “Vatan, millet ve bayrak” doğrudan “devlet”le ilişkili olduklarından, bu sevgiyi devletin gücünü yani devletle özdeşleştirdikleri iktidarlarını pekiştirerek hayata geçirirler ki, nasıl hakikatte din, mezhep, ideoloji ve doktrin mutlak iktidarın aracı oluyorsa, vatan, millet ve bayrak da otoriter bir yönetimi kabzasında tutan lider ve zümrenin kullanışlı aracı olmaktadır. Bu çerçevede kim dine karşı çıkarsa “kafir, mürted ve sapık”; kim vatana, millete ve bayrağa karşı çıkarsa “hain” olur. Vatan söz konusuysa her şey (haklar, özgürlükler, Hukuk'un üstünlüğü) artık teferruattır.

        Tarih boyunca tiranlar, diktatörler ve krallar mutlak iktidar peşinde koşmuş, bu motivasyonla hak ve hakikati; idareyi ve siyaseti; emir ve hükmü; tabii ve ekonomik kaynakları temellük etmek istemişlerdir. Dinlerin ve Son Din'in mücadelesi bu alanları izafileştirip mutlak iktidarın sadece Allah'a mahsus olduğunu anlatmak ve tatbik ettirmektir.

      Makyavel, iktidar bozar, İngiliz tarihçi Lord Acton “Mutlak iktidar mutlaka bozar” demişti. Batı dünyası bu öldürücü güç temerküzü ve kullanımına karşı “Hukukun üstünlüğü” ve “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, serbest muhalefet ve ifade özgürlüğüyle çözüm bulmaya çalıştı. Biz Müslümanlar, iktidarın diktatörlerin, monarşilerin ve otokratların elinde toplanmasının nasıl önüne geçeceğiz?

      İslam dünyası bu despot rejimlerle devam edemez. Kendi asli kelami ve fıkhi kaynaklarını harekete geçirip köklü bir zihniyet reformuna ihtiyacı var. Bu uzun bir hikâyedir ve belki bugünü anlamak için ta en başa dönmemiz gerekir.

ZAMAN